MİTSO'ya hoşgeldiniz. Bugün: 13 Aralık 2017, Çarşamba




Milas

MYLASA / MİLAS

 

            Mylasa, batı Karia’nın en önemli ve en büyük şehridir. Adındaki eski Anadolu coğrafya adlarında görülen “asa” soneki Mylasa’nın çok eski bir yerleşimden süregeldiğini göstermektedir. Şehir Sodra Dağının etekleri ile bu dağın önündeki tepeler üzerine kurulmuşken zamanla ovaya doğru yayılmıştır.

 

Mylasa, kuzeydoğu Karia’dan denize inen yol üzerinde bulunuyordu. Tüm Karialıların inandığı milli ilahları Zeus Karios ‘un tapınağı Mylasa şehrinin içindeydi. Karianın her yerinden ziyaretçilerin geldiği Zeus Labrandos tapınağı ve kutsal yeri ile Sinuri Tapınağı da Mylasa’nın çok yakınında idi. Bu nedenle Mylasa adeta Karia’nın inanç merkezi konumundaydı.

 

Mylasa M..Ö. 5. yüzyılda İonia isyanına ve Pers savaşlarına karışmıştır. İonia ayaklanmasının bastırılmasından sonra Mylasa yeniden Perslerin egemenliğine girmiştir. 446 yılında Antalya Köprüçay yakınlarındaki Eurymedon Savaşından sonra Mylasa Perslerin egemenliğinden kurtuldu. 450 – 440 arasında ise Attika – Delos deniz birliğine katıldı. Birliğe önceleri 100 drahmi sonraları ise 4 obol ödeyen Mylasa 440’tan sonra yeniden Perslerin egemenliğine girdi. Perslerin satrap olarak atadığı Mylasalı Hyssaldomos sonra onun yerine gecen oğlu Hekatomnos ile onun oğlu Mausolos’un satrapların yönetimindeki Mylasa  M.Ö. 360 yılına dek Karia’nın merkezi oldu. Bu tarihte Mausolos yönetim merkezini Mylasa’dan Halikarnassos’a taşıdı.

 

Mausolos ve aynı zamanda kız kardeşi olan eşi Artemisia’nın ölümünün ardından Büyük İskender’in işgal ettiği Mylasa, İskender’in ölümünden sonra imparatorluğun parçalanması üzerine 230 yılında  Seleukosların hakimiyetine girmiş bu yüzyılın sonlarına doğru ise yeniden bağımsızlığını kazanmıştır. Mylasa, M.Ö. 209/8 yılında Miletos ile bir “isopoliteia anlaşması” yapmıştır. İsopoliteia anlaşmasını yapan şehirler karşılıklı olarak birbirlerine yurttaşlık hakkı tanırlardı. Bu haktan fiilen yararlanabilmek ancak diğer şehirde yerleşmekle mümkün olabiliyordu.

 

Suriye kralı Antiokhos III.’nün Romalılara yenilmesinden sonra M.Ö. 189 yılında  imzalanan Apameia barış anlaşmasında, Menderes Nehrine kadar olan arazi Rodos’a verilmişti. Anlaşmada Mylasa’nın bağımsız olduğu kaydedilmişti. Rodos’un Roma’nın gözündeki itibarını yitirerek Karia’dan çekilmek zorunda kalmasının ardından Mylasa önce komşusu Euromos’u zaptetmiş ardından Hydai, Labranda, Olymos, Khalketor ve Euromos ayrı ayrı Mylasa ile “isopoliteia” anlaşması yaparak siyaseten Mylasa ile birleşmişlerdir. Fakat Euromos bir süre sonra Mylasa’dan ayrılarak yeniden bağımsız olmuştur. Bugünkü Kalınağıl köyünde bulunan Sinuri Tapınağı ve burada oturan halk da bu sıralarda Mylasa ile siyaseten birleşmiştir. Mylasa;  M.Ö. 2. yüzyılda komşusu olan küçük şehirleri egemenliğine aldığında en geniş sınırlarına ulaşmıştır.

 

M.Ö. 78 yılında daha birçok şehirle birlikte Mylasa, Lagina’daki Hekate tapınağının ve burada kutlanan bayramların asylia hakkını tanımıştır. Bu hak, tapınağa sığınan herkesi saldırılardan ve bayram ihlalinden koruyordu.

 

M.Ö. 78 / 75 yılında Asya valisi (proconsul) olan Marcus Junius Silanus ileri gelen bir Mylasa yurttaşının daveti ile Mylasa’ya resmi bir ziyaret yapmış ve şehir, valiye “şehrin koruyucusu” şeref unvanının vermiştir. Bu asrın ortasında Mylasa, İtalya’da Puteoli’li Marcus Cluvius adında büyük bir bankacının Ephesos’taki temsilcisinden borç para almış ve 51 yılında bu borcu ödemek konusunda güç duruma düşmüştür. Yine bu tarihlerde Mylasa conventus merkezi olmuştur. Conventus merkezi olan şehirlerde Roma valilerinin başkanlık ettiği mahkemeler kurulurdu. Bu zamana kadar Karia’da Alabanda’da kurulmuş yalnız bir conventus vardı.

 

M.Ö. 40 yılında Roma iç savaşları sırasında Part ordusunun başında Toros’lardan geçerek batıya doğru ilerleyen Romalı Labineus’a karşı kışkırtıcı bir politika izleyen Mylasa’nın başındaki Hybreas, Mylasalıları Labienus’a karşı direnişe geçirmiştir. Ancak şehir az bir direnişten sonra teslim olmuştur. Labienus, şehre küçük bir garnizon yerleştirmiştir. Fakat daha sonra Mylasalılar bu garnizona karşı ayaklanınca şehir yakılıp yıkılmış, savaş esirleri öldürülmüş, halk kılıçtan geçirilmiş, tarlalar yakılmış, çiftlikler yağmalanmıştır. Ertesi yıl Roma’nın gönderdiği güçlü bir ordu karşısında Labienus, Toros’ların güneyine çekilince Mylasa’nın teslim olmasından önce Rodos’a kaçmış olan Hybreas vatanına dönüp harabe haline gelen şehrin kalkınması için çalışmıştır. Daha sonra Hybreas, Roma generali Marcus Antonius’un Asya şehirlerinden ikinci kere vergi istemesine karşı başarıyla karşı koyabilmiştir.

 

Mylasa’da çoğunluğu bakır olmak üzere çeşitli sikkeler bastırılmıştır. Sikkelerin üzerlerinde daha çok yerli tanrılar ve bu tanrıların ellerinde tuttukları çift yüzlü balta ve zıpkın ile at, boğa, karaca, kartal, yengeç gibi kutsal saydıkları hayvanlar bulunuyordu. Mylasa’da ayrıca M.S. 3. yüzyılda şehrin ayrıcalığını kazanmış bir özel banka da vardı.

 

M.Ö. 17 – 12 arasında Hybreas’ın grammateus, yani şehir sekreteri olduğu, bu yıllar içinde basılmış sikkeler üzerinde, tarih düşürmek için “Hybreas’ın grammatosluğu zamanında” yazılmasından anlaşılıyor. Bu dönemde şehir sekreterliği önemli bir memuriyet idi. Gerek Hybreas, gerek Euthydemos ölümlerinden sonra heros, yani evliya ya da başka bir deşişle “ibadete layık kahraman” sayılmıştır.

 

Labienus’un istilasının ardından Mylasa uzun süre kendini toplayamamış ve özel kişilerden borç almak zorunda kalmıştır. Roma is savaşlarını kendi lehine sonuçlandırdıktan sonra Avgustus 31 yılında doğu eyaletlerini yeniden düzenlemek için Samos’a (Sisam) gelince Mylasa imparatora, Labienus’a karşı gösterdiği direnişten dolayı şehrin uğradığı felaketi anlatmak için bir heyet göndermiştir. Agustus’un bu heyete olumlu yanıt vermiş olduğu bir kısmı zamanımıza gelmiş bir mektuptan anlaşılmaktadır. İhtimal Mylasa’da “Avgustus ve Roma” tapınağının inşasına, Avgustus’un şehre yaptığı yardımlar neden olmuştur. Mylasa’da Augustus’ ibadeti M.Ö. 11 ile M. S. 2 yılları arasında kabul edilmiştir. Augustus ve Roma tapınağından bugüne ancak bazı duvar parçaları kalmıştır. Bu duvarlar Hoca Bedrettin mahallesinde bir evin bodrumunda görülebilir. Fakat bina henüz yıkılmadan önce, 17. yüzyılda seyyah Sipon ve Wheler, 18. yüzyılda Pococke tarafından görülerek tarif edilmiştir. Bu, önünde ve arkasında altı, yanlarda yedi sütun bulunan, oranları kısa, podiumlu (yani kaideli) küçük bir tapınaktı. Önünde geniş merdivenleri ve derin bir galerisi vardı. İon biçemindeki sütunların cephe tarafındaki başlıkları, ayrıca, bir sıra akant yaprağı ile süslenmişti ve bunların alt tarafında bütün sütunu çeviren kabartma dört girland ile kaidelerinde büyük akant yaprakları bulunuyordu. Friz öküz başları, üçayaklar ve saçı taşları (patera) ile süslü idi. İthaf kitabesi cephede, arşitravın üzerine yazılmıştı: “Halk tanrının oğlu, en büyük rahip imparator Casear Augustus’a ve tanrıça Roma’ya “ (ithaf etti). Alınlığın ortasında bir pencere vardı.

 

M.S. 2 – 3 yılında Asya eyaleti valisi C. Marcius Censorinus’a Mylasa “kurtarıcı ve hayırsever” unvanını vermiştir. Olasılıkla Censorinus, Labienus’un tahribinden sonra şehrin kalkınmasına yardım etmiştir.

 

Mylasa’da yaşayanlar Otorkomdeis, Hyarbesutai, Konodorkondeis adlarını taşıyan üç “phyle”ye (kabile) ayrılmıştı. Phleler demlere, demler syngeneiailara, syngeneiailar patrailara ayrılıyordu.  Kitabeler dolayısıyla hakkında hayli bilgimiz olan Otorkondeis phylesinin arazisi, mülkü ve memurları vardı. Phylenin kararları phyle tanrısının tapınağında teşhir edilirdi. Tapınak da ayrıca araziye sahipti. Bu arazi phylenin seçtiği “Tanrının vekilleri” adı verilen memurlar tarafından yönetilir ve kiraya verilirdi.

 

 

Bizans çağı

 

Mylasa M.S.4. yüzyıldan başlayarak önemini yitirmiştir. 5. yüzyılda şehirde küçük bir Hıristiyan cemaati vardı. 451 yılında Kalkedon’da (İstanbul’da Kadıköy) toplanan ruhani mecliste Mylasa temsil edilmemiş olduğuna göre, piskoposluk merkezi olması, herhalde, bu toplantıdan sonraki bir tarihe rastlar. Üçü 5. yüzyılın ikinci yarısında, beşi 6. yüzyılda yaşamış sekiz piskoposun adı biliniyor. İlk piskopos olması muhtemel olan Ehrem; Leuko-kome’deki (Yusufça yakınında Şeyhköy) küçük kiliseye gömülmüştür. Bu kilisenin bulunduğu yerde şimdi yıkılmış bir mescit ile Şeyhköy dedesi Abdurrahman Efendinin 1620 (Hicri 1030) tarihli türbesi vardır.

 

5. yüzyılın ikinci yarısında Kyrillos ve Paulos’un piskoposluğu zamanında Mylasa’da Kseni, yani “Yabancı” adında bir azize yaşamıştır. Azize Ksene adına her 24 Ocak günü yortu düzenlenirdi. Ksene’nin yaşam öyküsünden 5. yüzyılda şehir içinde biri Aya Andreas, diğeri Genç Kızlar Manastırı olmak üzere iki manastır ile Levko-kome’de küçük bir kilisenin var olduğu biliniyor. Kseni’den kısa bir süre sonra ölen Piskopos Paulos önceden başrahipliğini yaptığı Aya Andreas manastırına gömülmüştür. 6. yüzyılda Piskopos Basileos;  Protomartyr Stephanos kilisesini tamir ettirmiş

 

Azize Kseni’nin bilinen yaşam öyküsünden 5. yüzyılda Milas’ta şehir içinde, birisi Aya Andreas, diğeri genç kızlar manastırı olmak üzere iki manastır ile Levko-kome’de küçük bir kilisenin olduğunu öğreniyoruz. Ayrıca Augustus ve Roma tapınağının da Hıristiyanlık devrinde kiliseye çevrilmiş olduğu sanılıyor. Bunların yanı sıra Kırcağız köyünün Kale mevkiinde tuğla kuşaklı, fresklerle süslü, oldukça büyük bir kilise yıkıntısı vardır.

 

Milas’tan şehrin doğusuna doğru uzayan sukemerleri Bizans çağının başlarında yapılmıştır. Sukemerlerinin yapımında bolca antik mimari parça da kullanılmıştır.

 

Bugün “Şeyhköyü” olarak bilinen yerdeki Luko-kome’nin üstündeki Kuyruklu Hisar da yine bu dönemde, eski duvar kalıntılarının üstünde yeniden inşa edilmiştir.

 

Milas’ın eteklerine kurulduğu ve antik çağlardaki kaliteli mermer ocaklarıyla ünlü Sodra Dağı’na Hıristiyanlık devrinde “Aya Elias” deniliyordu.

 

 

Türk Devri

 

Menteşeoğullarının ilk zamanlarında Milas, Menteşe Beyliğinin merkezi olmuştur. 14. yüzyılda İbn Batuta Milas’ı “Meyveleri, bahçeleri, suları bol, Rum diyarının (Anadolu) en güzel ve en büyük şehirlerinden birisi” olarak tarif ediyor. Bu ünlü gezgin burada pek çok ikram gördüğü bir Ahi zaviyesinde konuk kalmış ve “Baba eş Şüşteri” adında, söylediklerine göre 150 yaşından fazla, fakat dinç ve hafızası yerinde, tüm mevki, makam ve rütbelerini terk ederek yalnızca tanrıya yönelmiş olan bir zahid ile tanışmış olduğunu anlatıyor. Milaslıların çok saygı gösterdiği Baba eş Şüşteri’nin mezarı. Balavca Deresinin kenarında imiş. Ancak derenin yatağının değiştirilerek bugünkü yatağına kaydırılması ve yol düzenlemeleri nedeniyle mezarı yol altında kalmış. Hemen yakınına ise bulvarın ortasına bir anı taşı dikilmiş.

 

Batı kaynaklarında Milas’ın adı Ortaçağdan Yakınçağa kadar Milaso, Milasso, Melaso, Melasso, Mellassa, Milaxo, Melaxo şeklinde geçmiştir. Bu adın bugünkü söyleniş biçimi Milâs, Meles veya Melas’tır. 1738 – 9’da Milas’ı ziyaret etmiş olan Richard Pococke şehrin küçük ve kötü inşa edilmiş olduğunu bildiriyor. Bu zamanda Milas’ın ticaretini tütün, pamuk ve balmumu oluşturuyordu. Ayrı bir handa oturan ve han odalarından birisini kilise olarak kullanan otuz Rum ailesi vardı. Ermeniler bazı mevsimlerde ticaret yapmak için Milas’a gelirler ve Rumlar gibi ayrı bir handa otururlardı. (Bu hanlar, Abdülaziz ağazade Mehmet Sait ağanın Belen camisine vakfettiği akarlar arasında saydığı Milas çarşısındaki Acemlerin oturduğu iki han olsa gerekir.).

 

Milsa’ta 18. yüzyılda yönetimin başında bir ağa bulunuyordu. 1764 – 5 yılında  Milas’a arkeolojik araştırmalar için gelen Richard Chandler ağaya ziyaretini şöyle anlatıyor :

 

“Ertesi sabah ağayı, sağlığı pek yerinde olmamasına rağmen, ayandan birkaç kişi ile, konağın önündeki geniş sahada milli savaş sporları olan cirit oynarken bulduk. Koşumları pek zengin olan atların güzelliği ve uysallığı, binicilerin çevikliği ve hünerleri kadar hayret uyandırıyordu. Şaşırtıcı bir düzenle, aynı anda her taraftan dörtnala koşarak ciridi birbirlerine atıyor, büyük bir ustalıkla yerden kapıyorlardı. Biri üstünlük gösterince çalgı vuruyor ve alkış sesleri havayı dolduruyordu. Oyunun bitmesini, başka seyircilerle birlikte bir revak altında bekledik. Sonra geniş bir dairede kabul edildik. Ağa sedirin üzerinde bağdaş kurmuştu. Müftü ve daha birkaç kişi sağında oturmuşlardı. Maiyeti sıra halinde sesiz ve hürmetkar ayakta duruyorlardı. Ağa siyah sakallı yakışıklı bir adamdı. Sağ elimizi göğsümüzün üzerine koyup başımızı eğerek adet olduğu üzere hürmetlerimizi sunduk. Sedire oturunca fermanımızı çıkardık. Fermanı öpüp başına koyduktan sonra okunması için uzattı. Her birimize çubuk, tatlı ve kahve ikram edildi.”.

 

Bu ziyarete sahne olan ağanın konağı Hisarbaşı ile Topbaşı tepeleri arasındaki düzlüktedir; şimdi harap halde olup “Eski Konak” adı ile anılır. Ağa da vakıfları dolayısıyla tanınan Hacı Abdülaziz ağanın oğlu Hacı Mehmet Sait ağa olsa gerektir. Bu aileden Ömer ağa, 18. yüzyılın sonu ile 19. yüzyılın başında “kapıcı başı” unvanını taşıyordu.

 

Chandler zamanında Milas oldukça büyük olmakla beraber evleri iyi inşa edilmiş değildi. Tarlalarda görülen başlıca ürün tütündü. Chandler havasının fena, akreplerinin çok olduğunu yazıyor. 1824 – 6 yılında Anton von Prokesch’in ziyaretinde Milas’ta 1500 ev vardı. 1856 yılında C.T. Newton, Milas’ı geniş bir ovada kurulmuş güzel görünüşlü büyük bir kasaba diye tarif ediyor.

 

Cumhuriyet Dönemi

 

Milas, Birinci Dünya Savaşı’nda Mondros Ateşkes Anlaşması sonucunda İtalyanların işgaline uğramıştır. Kurtuluş Savaşı’nın ardından Türkiye’nin bağımsızlığını kazanması ve Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte Milas, Muğla ilinin bir ilçesi olmuştur.