MİTSO'ya hoşgeldiniz. Bugün: 13 Aralık 2017, Çarşamba




Tarihi Kentlerimiz

MİLAS’IN YAKIN ÇEVRESİNDEKİ TARİHİ KENTLER

Yazan : Olcay Akdeniz

 

BEÇİN (Pezona, Peçin, Barçın )

 

            Beçin, ören yeri Milas şehrinin güneyindeki plato üzerindedir. Platonun Milas Ovasına bakan kuzey kısmında, platonun ovaya doğru uzanan kısmında Beçin Kalesi vardır. Kalenin dışında ise Menteşeoğulları Beylerinden Ahmet Gazi’nin türbesi ve medresesi ile pek çok medrese, hamam, cami, han, zaviye, türbe kalıntısı vardır.

 

Beçin’in adı, Ortaçağ İtalyan kaynaklarında “Pezona”, eski Türk ve İslam metinlerinde “Barçın”, daha yakın dönemlerde ise “Peçin” olarak geçer.

 

Milas Müzesi Müdürlüğü tarafından 2007 yılında yapılan bir kurtarma kazısında ortaya çıkan buluntular Beçin’in tarihinin M.Ö. 3000 yıllarındaki Tunç Çağı’na dek gittiğini kanıtlamıştır. Ancak Beçin’in tarihinin daha öncesine gittiği sanılmaktadır. Mylasa’nın gelişmesiyle birlikte önemini yitirmiştir.13. yüzyılın sonlarında bölgeye egemen olan Menteşeoğulları Beyliğinin başkenti olmuş ve giderek gelişmiştir. Ancak Osmanlıların egemenliğine girdikten sonra zamanla önemini yitirerek küçülmüş ve ancak kale içine sığınmış 20 kadar evden oluşan küçük bir köy haline gelmiştir. Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinde Beçin’in kale içinde 20 evden oluşan bir köy olduğu ve kalenin hapishane olarak kullanılmakta olduğu ve kalede muhafız olarak bir dizdar ve 20 kadar asker bulunduğu anlatılır.

 

Beçin Kalesi : Beçin platosunun kuzey ucunda, Milas Ovasına doğru uzayan kayalık üzerindeki Beçin Kalesi’nin, buradaki bir tapınak veya kutsal alan üzerine Bizans döneminde inşa edildiği sanılmaktadır. Beçin Kalesi, Menteşe Beyliği döneminde onarım görmüştür. Kalenin içinde terkedilmiş 20 kadar ev ile küçük bir Türk hamamı vardır. Üç tarafı yalçın kayalık olan kalenin tek girişi güneydeki kapıdır. Evliya Çelebi’nin anlattığına göre kapı önünde on kulaç derinliğinde bir hendek ve bu hendek üzerinde geçişi sağlayan inip kalkan bir kapı varmış. Ancak günümüzde bu hendeği görmek mümkün değildir.

 

Ahmet Gazi Türbesi ve Medresesi :  Kapısının üzerindeki kitabeye göre miladi 1375 (Hicri; 777) yılında Menteşe Beyi Ahmet Gazi tarafından yaptırılmıştır. Medrese, kare planlı bir orta avlunun doğu, güney ve batı kenarlarına dizilmiş 10 odadan oluşur. Medreseye,   güneydeki odaların ortasındaki gösterişli bir taç kapıdan girilir. Ana girişin tam karşısında, kuzey kısmında Ahmet Gazi’nin gotik biçemde yapılmış sivri kemerli ve kubbeli türbesi vardır. Ahmet Gazi’nin mezarının yanındaki ikinci mezarın kime ait olduğu bilinmemektedir. Türbenin sivri kemerinin iki yanında, mermerden yontulmuş, ellerinde üçgen bayrak tutan birer aslan kabartması vardır. Bu bayraklarından birisinin üzerinde Ahmet Gazi’nin adı yazmaktadır.

 

Yaptığı savaşlar, fetihler ve yaptırdığı cami, medrese gibi eserlerle halk tarafından çok sevilen ve kendisine “Sahillerin Beyi” sanı yakıştırılan Ahmet Gazi bugün de “Beçin Dedesi” adıyla evliya sayılmakta ve mezarı ziyaretgah olarak kabul edilmektedir.

 

Beçin’de ayrıca Kızılhan, Karapaşa Medresesi, Yelli Cami, Orhan Bey Camii, Emir Avlusu, çeşitli büyüklükte hamamlar, hanlar, medreseler, türbeler, zaviyeler gibi pek çok eser vardır.

 

SİNURİ

 

            Milas’ın yaklaşık 14 km. güneydoğusunda, Kalınağıl köyünde, kırmızı mermerlerle yapılmış bir tapınak vardır. Tapınak, “Karların adını koruyan tanrı” olarak kabul edilen Sinuri adına yapılmıştır. Tapınağın yanında, bir rahip ailesine ait olduğu sanılan bir anıtmezar vardır. Tapınağın hemen yanında ve kuzeyindeki akrapol tepesinde iki köy kalıntısı bulunmaktadır. Bunlardan birisine Hiera Kome, yani Kutsal Köy deniliyordu. Aşağı Kalınağıl denilen yerde kırmızı mermerle yapılmış dikdörtgen zeminli bir kule vardır. 1935 yılında Fransız arkeologlar tarafından Sinuri’nin yerleşim alanında ve tapınağında arkeolojik kazılar yapılmıştır.

 

Sinuri tapınağı, Labranda gibi, önceleri bağımsız iken, M.Ö. 3. veya 2. yüzyıllarda Mylasa’ya bağlanmıştır. Sinuri rahipler yaşamları boyunca görev yapmak için seçilirlerdi. M.Ö. 4. yüzyıldan bu yana rahiplik babadan oğla veya kardeşe geçmek üzere bir ailede kalmıştır. Sinuri’de yılda bir defa büyük bir bayram yapılır ve bir veya birden çok öküz kurban edilirdi. Sinuri ilahı, elinde çift yüzlü bir balta tutar şekilde tasvir ediliyordu. Bir yazıtta, Karia Satrabı Hekatamnos’un tapınağa bir sunak adadığı yazılmıştır. Sinuri’ye Mylasa’dan başka  Myllarima’da da ibadet ediliyordu.

 

Sinuri tapınağı, Hıristiyanlık devrinde kiliseye çevrilmiştir.

 

 

LABRANDA

 

Labranda, Milas’ın kuzeyinde, dağların üstünde kutsal bir alandı ve Karialıların haç yeriydi.

 

Çam ormanlarıyla kaplı olan ve lezzetli su pınarları bulunan Labranda, Mylasa – Alabanda yolu üzerinde, kutsal çınar ağaçlarıyla kaplı korusuyla ve tapınağı ile bir haç ve ziyaret yeri olmakla birlikte aynı zamanda bir konaklama yeriydi.

 

Labranda’ya Mylasa’da, Baltalı Kapı’da başlayan ve mermerlerle kaplı, genişliği yer yer 5 metreyi bulan mermer bir yol ile ulaşılıyordu. Mermer yol, Milas’ın Sodra Dağı mermerlerinin Labranda’ya taşınabilmesi için yapılmıştı. Mylasa’dan tapınağa giden dini alaylar da aynı yoldan geçtiği için bu yola “kutsal yol” adı yakıştırılmıştır.

 

Adındaki “..nda” soneki ile Labranda en çok Karia ve Lykia’da rastlanan eski Anadolu yer adlarındandır. Labranda; labrynthos ve çift yüzlü balta demek olan labrys aynı kökten gelir. Bugün genellikle Labranda ve labrynthos’un labrys’in korunduğu  yer anlamına geldiği sınılmaktadır. M.S. 2. yüzyılda yaşamış olan tarihçi Plutarkhos labrys’in Lydce bir sözcük olduğunu yazıyor.

 

İon ayaklanmasında Karialılar, Marsyas Nehri kenarında Perslere yenilince, Labranda’daki çınar koruluğuna çekilmişler ve bu dağda verdikleri ikinci savaşı da kaybetmişlerdir. M.Ö. 2. yüzyılda Labranda’da oturan halk, tıpkı Kalınağıl’daki Sinuri tapınağında olduğu gibi, Mylasa’nın siyasi yapısı içine alınmıştır.

 

Labranda M.Ö. 4. yüzyılda, Karia satrapları zamanında büyük bir inşaata sahne olmuştur. Maussollos (M:Ö. 377 – 352)  önce yeni ve büyütülen teraslar için istinat duvarları yaptırdı. Bir yandan da Sodra Dağından çıkartılan kaliteli beyaz mermerleri Labranda’ya çıkarabilmek için mermer bloklarla kaplı bir yol yaptırdı. Maussollos daha sonra bir stoca ve kutsal şölenler için büyük bir bina (andron) inşa ettirdi. M.Ö. 355 / 354 yılında Labranda’daki yıllık kurban şenlikleri sırasında Maussollos bir suikasta uğradı. Maussollos son anda kurtulurken suikastçi Manitas oracıkta öldürüldü. Onun arkadaşı ve destekçisi Thyssos’un malvarlığına el konuldu ve gelirleri Maussollos’a devredildi. Tapınağın inşası tamamlanmadan Maussollos 352 yılında öldü.  Kardeşi İdrieus (M.Ö. 351 – 344), yeni Zeus tapınağını tamamlattı. Ayrıca ikinci bir şölen evi (andron) inşa ettirdi. Giriş kapısı olan güney propylon ve yanındaki çeşme yapısı olduğu sanılan Dorik Binayı yaptırdı. Labranda, Hekatomnos oğulları döneminde çok büyük bir gelişme gösterdi.

 

Labranda’da rahipler, aileleri, tapınak hizmetlileri ve köleleri, kutsal yapıların bakım ve onarımını yapan işçiler, kutsal alan arazisini kiralayıp burada zeytinleri toplayanlar ve çeşitli tarım ürünleri yetiştirenler sürekli olarak ve yerleşik şekilde yaşıyorlardı. Yıllık kurban kesimi şenliklerine binlerce kişi katılıyordu. Şenliklerde müzisyenler çalıp söylerlerken atletler de yarışmalara katılıyorlardı.

 

Labranda’daki arkeolojik kazıları ilk kez 1948 yılında İsveçli arkeologlar başlattılar. 1949 ve 1950 yıllarındaki kazılarda Zeus tapınağının kazısı tamamlandı. Dönem dönem ara verilen kazılar yine İsveçli arkeologlar tarafından sürdürülüyor.

 

 

 

OLYMOS (Kafaca)

 

            Milas’ın yaklaşık 8 km. kuzeybatısında, Kafaca köyünün bulunduğu yerdedir. M.Ö. 5. yüzyılda Attika – Delos deniz birliğinin üyesi idi. Olymos’a ait bazı yazıtlar 19. yüzyılın sonlarında bulunmuştur. Bu yazıtlardan anlaşıldığına göre M. Ö. 2. yüzyılın sonlarında Mylasa ile bir sympoliteia anlaşması yapan Olymos’un iç işlerinde serbest olmakla birlikte bağımsızlığını kaybetmiştir.

 

Şehrin baş tanrısı Apollon ile Artemisia “Olymnos halkının tanrıları” unvanını taşıyorlardı. Bu tanrılar, Mylasa’da Zeus Osogoa, Kalınağılda Sinuri,  Hydai’de Apollon ve Artemisia, Kasossos’da Zeus gibi, araziye ve servete sahiptiler. Yurttaşların tarla ve bağlarının tanrılar adına satın alınmasıyla bu arazi zamanla genişlemiştir. Yazıtlardan öğrendiğimize göre arazilerini satan yurttaşlar tanrılarla bir kira sözleşmesi yapıyorlar ve aynı mülkü küçük bir kira karşılığında, nesilden nesile geçmek üzere işlemeye devan ediyorlardı. Kira bedelleri düzenli olarak ödendiği sürece bu arazi başka bir kimseye kiraya verilemezdi.

 

 

 

 

KHALKETOR (Karakuyu)

 

            Milas’ın 13 km. kuzeybatısında, Karakuyu Dağı denilen bir dağın önüne kurulmuş küçük bir şehirdir. Kalıntıları Karakuyu köyü ile bu köyün önündeki Belen arasına yayılmıştır. M.Ö. 5. yüzyılda adı Attika – Delos deniz birliğine vergi veren şehirler arasında geçer. 4. yüzyılda da siyasi varlığını korumuştur. Şehri savunmak amacıyla üç kale yapılmıştır. Günümüzde Karakuyu Kalesi denilen ve diğer iki kaleye oranla en yüksek olan bu kale kesme blok taşlarla inşa edilmiştir. İrili ufaklı taşlarla yapılmış diğer iki kale, Karakuyu’dan birkaç kilometre mesafedeki Köşk köyündedir. Bunlardan doğudakine Asar denen kalenin duvarları 4.50 m. genişliğindedir. Kale duvarlarının büyük bir kısmı yıkık haldedir. Daha alçak olan güneydeki yuvarlak tepe yörede sadece Kale adıyla anılır. Harap haldeki bu kalenin duvar kalınlığı 3.50 m.’dir.  Khalketor’un baş tanrısı olan Apollon tapınağı şehrin dışında, Köşk  ile Karakuyu arasında  Yaz Tepesi yakınlarındadır. Tapınağın yakınlarında iki büyük lahit ve bir yeraltı oda mezarı vardır.

 

 

EUROMOS (Ayaklı)

 

            Euromos; Milas – Selimiye yolunun 12. kilometresindedir. Halen daha olanca görkemiyle ayakta duran Zeus Tapınağı’nın sütunları nedeniyle yöre halkı tarafından “Ayaklı” olarak adlandırılmıştır. Euromos’un Kariacadaki adı Kyromos veya Hyromos’tur.

 

M. Ö. 5. yüzyılda Attika – Delos deniz birliğinin üyesi olan Euromos hakkında eski kaynaklarda 3. yüzyılın sonuna kadar bir kayda rastlanmaz. M. Ö. 201 – 396 yılları arasında  Euromos Makedonya kralı Philip V.’in  işgali altında kalmıştır. M. Ö. 167’de Mylasa’nın saldırısına uğramış fakat Apameia barışı ile Karia’ya hakim olan Rodos’un gönderdiği kuvvet sayesinde bu saldırı önlenmiştir. Ancak bir süre sonra Euromos, Mylasa ile bir sympoliteia anlaşması yapmak zorunda kalmıştır. Bu anlaşmayla Euromos iç işlerinde serbest olmakla birlikte dış işlerinde Mylasa’ya bağlanmıştır. Fakat bu anlaşmayı kendisi için bir tehlike sayan Herakleia, Euromos’a saldırmış ve Euromosluların topraklarını yağmalamış, tapınaktaki kutsal eşyaları ve Euromosluların özel eşyalarını alıp götürmüştür. Yağmaya uğrayan bir Euromoslunun başvurduğu Mylasa yetkilileri, Herakleia’ya gönderdikleri elçi ile sorunu çözümlemişlerdir. Daha sonra Mylasa ile Euromos ilişkileri bozulmuş, Mylasa, bir anlaşmaya uymadıkları için Euromoslulardan 50 talent tazminat istemiştir. Sonunda iki şehir arasındaki anlaşma tümüyle ortadan kalmıştır.

 

Roma İmparatorluk çağında inşa edilmiş olan Zeus tapınağı pek az hasara uğramış haldedir. Şehrin güneyinde, surların dışındadır. Tapınağın cephelerinde altı, yanlarında dokuz sütunu olan Korint nizamında ve yaklaşık 14 x 19 metre ölçütündedir. 16 sütun üzerindeki arşitrav blokları ile birleşmiş üç grup halinde halen ayaktadır. “Cella” adı verilen asıl tapınak binasının arkası kapalı, önünde derin olmayan bir pronaus, yani bir “önlük” vardır. Tapınağın sütunları çeşitli kişiler tarafından yaptırıldığı için bazıları yivli, bazıları ise yivsizdir. Kuzeye ve batıya bakan yüzlerdeki sütunların tümünde adak yazıtı taşıyan panolar vardır. Sütunlardan beşi fizikçi ve kamu görevlisi Menkrates ile kızı Tryphaina, yedisi de Leo Quintus adlı bir başka kamu görevlisi tarafından sunulmuştur. Tapınağın güney duvarındaki mermer üzerine yüksek kabartma olarak işlenmiş olan çift yüzlü balta ve baltanın her iki yanındaki insan kulağı kabartmaları ilginçtir.

 

Euromos M.Ö. 2. ve 1. yüzyıllarda ve Roma İmparatorluğu zamanında sikke bastırmıştır. Sikke tasvirleri Zeus, Dionysos, çift yüzlü balta, kartal ve geyiktir.

 

Euromos’un baş tanrısı sağ elinde çift yüzlü balta, sol elinde mızrak tutan bir Zeus’tur. Bu nedenle Zeus Labrandos’a benzerse de baltanın şekli, bunu havaya kaldırışı ve giyimi bakımından farklıdır.

 

Euromos’un yamaca oyularak yapılmış olan tiyatrosu oldukça harap haldedir. Tiyatronun önündeki düzlükte Milas – İzmir karayoluna dek kentin agorası uzanmaktadır.

 

 

PİDASA

 

            Milas – Bafa arasında, günümüzde Ilbıra Dağı olarak bilinen Gorion Dağının eteğinde kurulmuş küçük bir Karia şehridir. Pidasa, “asa” eki ile biten yerli Anadolu coğrafya adlarındandır.

 

Pidasa’nın adı tarihte ilk kez İonia ayaklanmasında geçer. Karialıları Pers odusunu burada pusuya düşürmüşlerdir. Pers kralı M. Ö. 494’te Miletos’u tahrip ettikten sonra bu şehrin arazisinin dağlık kısmını Pidasalılara verir.  Bu yüzyılın sonunda Pidasa, Attika – Delos deniz birliğine girmiştir.

 

M. Ö. 201’de Pidasa Makedonya kralı Philip V. Tarafından işgal edilmiş ve Philip 196’da Romalılara yenilince bağımsızlığına kavuşabilmiştir. M. Ö. 176 – 5 yılında sympoliteia anlaşması ile Miletos’a bağlanmıştır. Bu anlaşmanın hükümlerinden birine göre Latmos körfezindeki (Bafa Gölü) İoniopolis ile Pidasa arasındaki yolun bakımını Miletos üstlenmiştir.

 

Pidasa’da bulunan bir başka yazıt ise Pidasa ile Herakleia arasında yapılan bir anlaşmayı anlatmaktadır. Milas Müzesi’nde koruma altına alınan bu yazıta göre iki şehir arasında işbirliği koşulları anlatılmakta ve iki şehrin kendi içlerinde evlilik yapmalarını yasaklayarak evliliklerin Pidasa ve Heraleialı gençler arasında yapılması koşulunu getirmektedir.

 

 

LATMOS – HERAKLEİA (Kapıkırı)

 

            Latmos ve Herakleia, Bafa Gölü’nün denizle birleşik olduğu dönemde Latmos Körfezi olarak bilinen körfezin kıyısında yükselen Latmos Dağlarının (Beşparmak) güneybatı eteğindedir.  Körfezin ağzının zamanla Büyükmenderes Nehrinin getirdiği alüvyonlarla dolmasıyla körfez bir göle dönüşmüştür.

 

Burada ilk kurulmuş olan şehir Latmos’tur. Şehrin sahip olduğu araziye Latmia deniliyordu. Bölgenin adı daha Yununlıların Anadolu’ya yerleşmesinden önce burada yaşamakta olan Karialılardan gelmektedir.

 

Latmos Dağının doruğu, “Yağmur ve Gök Tanrısının” kültüyle özdeşleşmiştir. Latmos Dağındaki kaya kovuklarında bulunan M. Ö. 8 ile 4 bin yıllarına ait kaya resimlerinde “Yağmur ve Gök Tanrısına” tapınmayı betimlenmiştir. Kaya resimleri, kadın, erkek ve çocuklardan oluşan toplulukların silah, av veya savaş gibi hiçbir şiddet içermeyen dinsel törenlerini yansıtmaktadır.

 

M. Ö. 2 bin yılında Latmos Hitit İmparatorluğu toprakları içine katılmıştır.

 

Latmos, M. Ö. 5. yüzyılda Attika – Delos deniz birliğine üyeydi ve 1 talent vergi ödüyordu.

 

M. Ö. 300 yılı yakınlarında Latmos şehri terk edilerek Herakleia kenti kurulmuştur. Herakleia kenti kurulurken Latmos kentinin kalıntılarından yararlanılmış ve eski kent adeta bir taş ocağı gibi kullanılmıştır. Herakleia kenti ile komşu şehirlere, iri taşlarla döşeli yollarla bağlanmıştır. Ayrıca Menderes ve Marsyas vadilerindeki ana yollarla da bağlantı sağlanmıştır. Herakleia, Latmos körfezinin arka ucundaki konumuyla batı yönünden gelen gemilerin son durağını, Karia bölgesinin içlerine uzaman kara yolunun ise başlangıcını oluşturuyordu. 3. yüzyıl başlarında Karia’nın büyük bir bölümü Makedonyalı general Pleistarkhos’un egemenliğine girmiştir.  Pleistarkhos, Herakleia’yı egemenliği altındaki toprakların başkenti yapmıştır. Kente o zamanlar Makedon generalin adına uygun biçimde Pleistarkia adı verilmişti. Onun ölümünden sonra kentin adı Herakleia olarak değiştirildi. Herakleia, Helenistik dönemde oldukça gelişmiş olmasına karşın Roma Çağında bir ölçüde ihmale uğradı.

 

M. Ö. 200’de Miletos ile Magnesia (Kemer) arasında çıkan savaşta Herakleia Miletos’un müttefiki olarak girmiştir. Herakleia 190 yılındaki Magnesia (Manisa) Savaşından önce Suriye kralı Antiokhos’un elinde idi. Bu savaşı kazanan Romalı general Scipio, Herakleia’nın konsey ve halk meclisine yazdığı bir mektupta şehre özgürlük ve özerklik vaat etmişti. Nitekim 189 yılındaki Apameia barışında Herakleia Rodos’a verilmemiştir. Şehir bu tarihten başlayarak sikke başmağa başlamıştır. Sikkeler üzerindeki başlıca betimlemeler; Herakles’in koruyucu ilahesi Athana’nın miğferli başı, Herakles’in kendi sakallı başı, sopası, yayı ve okudur. Aphrodite veya Artemis olması muhtemel bir tanrıçanın başı da betimlenmiştir.

 

Herakleia bu yüzyılda Miletos ile bir isopoliteia anlaşması yapmıştır. Bu anlaşma ile iki taraf birbirine vatandaşlık hakkı verir, ortak savunma için karara varırlar ve karşılıklı olarak transit ve gümrük resimleri kaldırılır, Amyson ile bir arazi konusunda anlaşmaya varılası yine bu yüzyıl içinde olmuştur. Herakleia M. Ö. 78 yılında Lagina’daki Hekate tapınağı ile bu tapınakta dört yılda bir kutlanan bayramların asylia, yani masumiyet hakkını tanımıştır. 51 yılında Puteoli’li banker Marcus Cluvius’a olan borcunu ödeyemeyecek bir duruma düşmüştür.

 

M. S. 7. yüzyılda Sina’dan ve Yemen’den kovulan birçok Hıristiyan keşiş ve münzevi kutsal dağ sayılan Latmos Dağına sığındı. Buradaki mağaralarda, kaya kovuklarında İsa ve havarilerinin fresklerini yaptılar. Orta Çağda Latmos Dağı, manastır yaşamının merkezi haline gelmiştir.

 

Herakleia, birbirini dikey olarak kesen caddeleri ve dikdörtgen meydanları ile düzenli bir planlamayla kurulmuş bir şehirdir.

 

Herakleia’nın kuruluş yıllarında yapılan Athena tapınağı kentin ana tapınağıdır. Yerel gnays kayasından yapılmış olan ve o zamanlar beyaz boyalı sıvayla kaplı olan cella duvarı, günümüzde çatıya kadarki duvar yüksekliğiyle halen ayaktadır. Ayrıca kentin tiyatrosu, tiyatronun biraz ilersinde nymphaion, yani büyük bir meydan çeşmesi halen daha görülebilir durumdadır. Mitolojideki Ay Tanrıçası Selene ile aşkları dillere destan olan ve bu nedenle sonsuz bir uykuya mahkum edilen çoban Endymion tapınağı da halen daha büyük ölçüde ayaktadır.

 

Herakleia’nın büyük bir ustalıkla yapılmış olan surları dikkat çeker. Ancak M. Ö. 5. yüzyılın sonuna dek savunma yapıları bulunmayan Latmos, açık bir yerleşmeydi. Şehir, olasılıkla M. Ö. 4. yüzyılın ilk çeyreğinde surlarla çevrilmiştir. Surların uzunluğu 6.5 kilometreyi bulur ve 65 kulesi vardır. Kentin savunma sistemi 14 kule ve 3 kale ile yine savunma işlevi gören pek çok iç ve dış yapıdan oluşmuştur.

 

Herakleia’da Yediler Manastırı, Stylos Manastırı, Soteros Manastırı gibi manastırlar vardır. Manastırların yakınlarında ise keşişlerin tek başlarına yaşadıkları mağara veya kaya kovuklarına pek çok çilehane yapılmıştır. Manastırların çoğu 7. ve 8. yüzyıllarda yapılmıştır. Ayrıca bu manastırların savunması için kale ve kuleler de yapılmıştır. Bu kule ve kalelerin bazıları bölgeye 11. yüzyılda başlayan Türk akınlarına karşı inşa edilmiştir.14. yüzyılda Türklerin bölgeye egemen olmasından sonra Latmos manastırları tümüyle terkedilmiştir.

 

           

HYDAİ (Damlıboğaz)

 

            Hydai, Karaoğlan Dağının doğu eteğinde, Damlıboğaz köyünün yerinde kurulmuş küçük bir şehirdir. Şehir adı, Yunancada su demek olan “hydor” sözcüğünden geldiği söylenir. Hdai’nin M. S. 2 yüzyıla ait bir sikkesinden şehrin bir çay kenarında kurulmuş olduğu anlaşılmaktadır. Sikkede şehir önünden geçen Kybessos’u (Sarı Çayı) temsil eden bir nehir tanrısı, bir testiye yaslanmış, elinde bir saz tutmaktadır. Testiden akan suyun içinde yüzen üç balık vardır.

 

Hydai’nin tarihine dair pek az şey bilinmektedir. Ancak M. Ö. 5. yüzyılda Attika – Delos deniz birliğine vergi verdiği ve M. S. 2. yüzyılda bağımsız olduğu bilinmektedir.

 

Köyün arkasındaki tepede, 3.50 metre genişliğindeki duvarları olan kalesi ile dağın eteğindeki ovada şehrin baş tanrıları olan Apollon ve Artemis için yapılmış tapınak kalıntıları vardır. Son yıllarda Hydai’de oda mezarlar bulunmuştur. Bunlardan çıkan gömü hediyesi eserler Milas Müzesinde sergilenmektedir.

 

 

İASOS (Kıyıkışlacık)

 

            İasos, karaya çok yakın, kayalık küçük bir ada ile bu adanın karşısındaki alana kurulmuştur. Çevresi yaklaşık 2.5 kilometre ve yüksekliği yaklaşık 70 metre olan bu ada daha sonradan yapılan dolguyla karayla birleşerek yarımada halini almıştır. Arazisinin kayalık ve verimsiz olması nedeniyle şehir halkı daha çok ticarete ve balıkçılığa yönelmiştir.

İasos, Yunanistan’da Argos’tan gelen göçmenler tarafından kurulmuş ve şehir adını göçmenlerin başkanı İasos’tan almıştır. Roma İmparatorluk çağına ait bir sikke üzerinde bu kişinin sakallı başı betimlenmiştir. Başın çevresinde “kurucu İasos” yazılıdır. Göçmenler geldiklerinde yerli halkın direnişi ile karşılaşmışlardır. Göçmenler, bunun üzerine Miletoslulardan yardım istemişler ve onların sağladığı destekle buraya yerleşebilmişlerdir. Böylece buraya yerleşen Miletoslularla birlikte nüfusa İon unsuru da karışmış, İasos bir Dor – İon şehri olmuştur.

 

M. Ö. 5. yüzyıla gelinceye kadar İasos hakkında eski kaynaklarda bilgi yoktur. Fakat diğer Karia şehirleri gibi 6. yüzyılda Lydia kralı Kroisos’un, daha sonra da Perslerin egemenliği altında bulunduğu, 5. yüzyılda İonya ayaklanmasına katıldığı kabul edilebilir. 5. yüzyılın ortasından başlayarak Attika – Delos deniz birliğinin üyesi olmuştur. İasos, birliğe 450 yıllarında bir, 425 yılında ise 3 talent vergi veriyordu. 5. yüzyılın sonlarına doğru İasos Pers kralına isyan eden Sardes satrabı Pissuthenes’in oğlu Amorges’in eline geçmiş, bu yüzden, Atina’ya karşı mücadelesinde Perslerin yardımını gören Isparta ve müttefiklerinin donanmaları tarafından 412’de zapt edilmiştir. Pers krallığı, Batı Anadolu şehirleri üzerindeki hakimiyetini tanımasına karşılık Isparta’ya para yardımında bulunuyordu. Ege şehirlerinin Attika – Delos birliğinden ayrılmalarını teşvik için Persler ve Isparta beraberce hareket etmeğe karar verdiler. Isparta ve müttefikleri İonya’ya bir donanma gönderdi. Pers satrabı Tissaphermes ordu ile sahile doğru yürüdü. Isparta’yı da Amorges’in elinde bulunan İasos’un zaptına ikna etti. Peleponnes donanması bir baskınla İasos’u aldı. Amorges esir edilerek Tissaphermes’e teslim edildi. Yağmadan sonra Pelopennesliler, her esire karşılık bir Pers altını almak şartı ile şehri ve esirleri Tissaphermes’e bıraktılar. Tissaphermes de buraya bir garnizon yerleştirdi.

 

İasos Peloponnes savaşının sonlarına doğru 405 – 4 yılında Atina ile bir anlaşma yaptığı için Isparta donanması tarafından ikinci kez zapt edilmiştir. Ispartalı amiral Lysandros 800 kişiyi öldürtmüş, kadın ve çocukları ise esir olarak satmıştır.

 

394 – 390 arasında İasos; Rodos, Knidos, Ephesos, Samos ve Byzantion ile birlik kurmuştur. Bu nedenle her site ön yüzü kendi biçiminde, arka yüzü ortak biçimde gümüş sikkeler bastırmıştır. Sikkelerin ortak biçimdeki yüzlerinde Herakles’in henüz beşikte iken yılanları boğması betimlenmiştir. Bu betimlemenin, Pers, Isparta ve Atina baskısı altındaki müttefik şehirlerin özgürlük sembolü olduğu kabul edilmiştir.

 

M.Ö 386 yılında Perlerle Yunan devletleri arasında yapılan “kral barışı”ile bütün Anadolu şehirleri, dolayısıyla İasos, Perslere bırakılmıştır.

 

Mausolos zamanında İasos’ta bu satraba muhalif bir parti vardı. Fakat partinin gizli faaliyeti meydana çıkarılarak ilgili kişileri şiddetle cezalandırıldılar. Meclisin ve konseyin verdiği kararla malları müsadere edilip kendileri sürgün edildiler.

 

Büyük İskender’in Anadolu’yu istilasında Miletos zapt edilirken, Persler şehir önündeki Lade adasında demirli Makedonya donanmasına bir baskın hazırladılar. Biri İasoslulara ait olan beş gemi bu işle görevlendirildi. Uyanık davranan Makedonyalılar karşısında baskın başarılı olamadığından kaçmağa mecbur kalan beş gemiden İasosluların gemisi sürati az olduğu için mürettebatı ile birlikte ele geçirildi.

 

Gorgos ve Minnion adında İasoslu iki kardeş İskendur ordusuna girmiş ve Gorgos silah nazırlığına kadar yükselmiş ve İskender’in gözüne girmişlerdi. İasoslu iki kardeş; Sarıçay ağzının güneyindeki derin koyda (Hocat Gölü) balık tutma hakkını, İskender’in İasoslulara bahşetmesini sağladılar. Gorgos, Atinalıların kendi kolonicilerini yerleştirmek için 365 ve 352’de Samos’tan sürdüğü halkın geri çağrılmasını da sağladı. Bunun üzerine Samoslular, Gorgos ve Minnion’a fahri vatandaşlık vermişlerdir. Böylece İasoslularla Samoslular arasında dostluk ilişkileri geliştirilmiştir.

 

Coğrafi konumu önemli bir deniz üssü olmasına uygun olduğu için İskender’in ölümünden sonraki yüzyıllarda da İasos birçok mücadeleye sahne olmuştur. Karia satrabı olan Asandros buraya bir garnizon yerleştirmiştir. Asandros’un İonia üzerinde emelleri olduğunu İskender’in haleflerinden Antigonos ve oğlu Demetrios generalleri Ptolemaios’a İasos’u zapt ettirmişlerdir.

 

Makedonya kralı Philip V’in Karia seferi arifesinde Alinda beyi Olympikohos’un saldırısına uğrayan İasoslurar Rodoslulardan yardım istemişlerdir. Rodos, Olympikohos’a gönderdiği iki elçi ile İasos’a yapılan saldırının durdurulmasını, durdurulmaz ise savaşa hazır olduğunu bildirdi. 201’de Philip V ordusuyla Karia’ya girince İasos’u işgal etti ve şehir 196 yılında Roma ile Philip arasında yapılan barış anlaşmasına kadar Makedonya işgalinde kaldı.

 

Antiokhos III, İasos ile dostça ilişkilerde bulunmuş, 192-1’de gönderdiği İasos’a gönderdiği mektupta şehrin bağımsızlığının korunacağını bildirmiş ve şehre çeşitli bağışlarda bulunmuştur.

 

129 yılında Romalıların Asia eyaleti kurulunca İasos bütün Karia ile birlikte bu eyaletin içine alınmıştır. İasos, Roma imparatorluk devrinde Asia eyaletinin gümrük karakollarından ve imparatorluğun üçüncü derecedeki şehirlerinden birisi olmuştur.

 

İasos’un üç büyük tanrısı Apollon, Artemis ve Zeus Megiastos’tur. Sikke betimlemeleri Apollun’u çıplak olarak, sol elinde yay, sağ elinde ok, ayakta gösterir. Artemis ise arkasındaki sadaktan oy  alan bir avcı kıyafetindedir. Artemis’in kült heykeli tapınak içinde açıkta durduğu halde, İasosluların inancına göre üzerine ne yağmur ve ne de kar düşerdi. Zeus Megaistos7un on bir kişilik bir rahipler kurulu vardı.

 

İasos’un surları, M.Ö. 4. yüzyılda inşa edilmiş ve daha sonraki devirlerde onarım görmüştür. Surlar yaklaşık 2 400 metre uzunluğundaydı. Kare şeklinde 12 kule ile 4 burç düzensiz aralıklarla surun güneydoğusu ile batısını çeviriyordu. Surun en güçlü kısmı limanın ağzını oluşturan güneydoğu köşesi idi. Burada görkemli birkule vardı. Temeller ya ana toprak üzerine veya kayalar üzerine oturtulmuştu.  İçi 2 m. kalınlığında harçlı taşlarla doldurulmuş ve dış yüzeyleri çeşitli uzunlukta, fakat daia 0.50 metre yüksekliğinde ve 0.25 m. kalınlığında yerli kurşuni bir taştan yapılmıştı. Böylece bütün duvar kalınlığı 2.50 m. yi buluyordu. Surların yüksekliği, üzerine oturduğu kaya temelleri de göz önüne alınırsa  8 m. yi buluyordu. Surlarda, güneyde küçük bir kapı ile kuzeyde ikinci bir kapı yeri belirlenmiştir.

 

İasos surların taş blokları sökülüp inşaat malzemesi olarak kullanılmak üzere adalara ve çevre şerhlere taşınmıştır. 1887 yılında İstanbul’da Bebek rıhtımının yapılması için buradan taş götürülmüş, fakat birçoğunun üzerinde yazıtlar olduğu anlaşılınca İstanbul Müzesine taşınmışlardır. Böylece, 19. yüzyılda oldukça sağlam bir durumda olan şehir surlarından bugün hemen hemen hiçbir şey kalmamıştır.

 

İasos’un savunma sisteminin bir parçası olarak yapılmış bir Orta Çağ kalesi vardır. Sur kalınlığı 2 m.yi bulan kalenin ortasında bir de sarnıç vardır.

İasos limanı ada ile batı tarafındaki kara arasında, doğal bir koy durumundadır. Limanın ağzı birbirine 50 m. kadar yaklaşan iki dalgakıranla kapatılmıştır. Doğu dalgakıranının ucunda bir kulesi vardır. Batı dalgakıranı ise yıkılmış ve su altında kalmıştır. İasos rıhtımı büyük, beyaz mermer bloklarla yapılmıştı ve Fatih Sultan Mehmet rıhtımı ve limanı onartmış ve ıslah ettirmişti.

 

İasos’un tiyatrosu yarımadanın kuzeydoğu yamacındadır. Dış yüzeyleri yuvarlatılmış kesme bloklarla yapılmış olan seyirciler kısmı, kavea, dört köşe dayaklarla güçlendirilmiş ve birinci payeden başlayarak gerek yan kısımlar, gerek cephesi her altı sırada bir, düz bir kuşakla kesilmiştir. Beyaz mermerden yapılmış sıraların ayakları, aslan pençesi kabartmalarıyla süslenmiştir. Tiyatroda temsil veya konser veren sanatçıların ve bunların ücretlerini kendi keselerinden ödeyen kişilerin adları tiyatro duvarlarına kazınmıştır.

 

İasos’ta, agora ve buradaki şehir meclisi yapısı (boluterion), “Balık Pazarı” olarak adlandırılan ve bir açıkhava müzesi haline getirilen anıtmezar ile ordugah yapısı İasos’un önemli yapılarındandır.

 

 

PASSALA

 

            Passala, Mylasa’nın, kente en yakın yerden denize açılan kapısıydı. Güllük dalyanının doğu kıyısındadır. Kabaca yontulmuş mermer bloklarla yapılmış kare planlı ve mazgal şeklinde pencereleri olan bir yapı kalıntısı halen ayaktadır.

 

 

BARGİYLİA

 

            Bargylia, Mandalya (Güllük) körfezinin güney kıyısında dar bir boğaz ile karanın içine giren ve sığ bir lagün alanı oluşturan koyun çevrelediği yarımadanın doğu ucundadır. Şehir, bu yarımadanın üstündeki iki küçük tepe ve eteklerinde kurulmuştur. Şehir, kuzeyde Hasanbağ ve batıda Kocaasar dağları ile çevrildiği için Mandalya körfezinden görülmez. Bargylia’nın önündeki koyun doğu kıyısında 1908 yılına dek tuz elde edilen bir tuzla vardı. 17. yüzyılda Evliya Çelebi’nin “gayet leziz” olarak nitelendirdiği o yıllardaki adayla Varvil tuzlasının tuzu yine Evliya Çelebi’nin yazdığına göre “Aydın, Saruhan, Menteşe ve Frengistan’a” gönderiliyordu. 19. yüzyılın sonlarında Varvil tuzlasındaki tuz üretimi 2 milyon kiloyu buluyordu.

 

Stephanus Byzantius’un bildirdiği efsaneye göre Bargylia’yı Yunan mitolojisindeki kahramanlardan Bellerophon kurmuş, Pagasos adındaki ünlü kanatlı atın arkadaşı Bargylos’u çiftesi ile öldürmesi üzerine, onun hatırası için şehre Bargylia adını vermiştir. Şehrin M. Ö. 1. yüzyılda bastırdığı sikkeler üzerinde bu efsanenin kahramanları Pegasos ile Bellerophon’un betemlemeleri bulunur. Pegasos uçar halde veya sırtında sahibi Bellerophon ile beraber gösterilmiştir.

 

Şehrin Kar veya Leleg dilindeki adı Andanos idi. Bizans çağında bir söyleyiş farkı oluşmuş Bargylia Barbulion veya Barbülion şekline dönüşmüş, bu da daha sonra Varvil olmuştur. Varvil, yakın zamanda Tuzla ve son olarak da Boğaziçi adını almıştır.

 

Bargylia M. Ö. 5. yüzyılın ortasında Attika Delos deniz birliğine 2 000 drahmi vergi veriyordu. İskender’in bölgeyi istilasından sonra, M. Ö. 3. yüzyılda Suriye kralı Antiokhos I ile ittifak yapmıştır. Makedonya kralı Philip V.in Karia seferinde işgal edilmiş, Bargama ve Rodos donanması körfezi kuşatma altına alınca Philip 201 – 200 kışını büyük bir yiyecek sıkıntısı içinde burada geçirmek zorunda kalmıştır.

 

Suriye kralı Antiokhos III.,  Roma ile yaptığı savaşta buraya bir garnizon yerleştirmiştir. Bargylia, 189 yılındaki Apemeia barışında Rodos’a verdiği Karia arazisinde dahil değildi. Bargylia bu yüzyıl içinde Rodos ile Stratonikeia arasındaki sınır anlaşmazlığında hakemlik etmiş ve anlaşmazlığın çözümünde Poseidonios adında bir Bargylialının önemli rolü olmuştur. Yine bu yüzyılda Priene ile iki tarafın halkına vatandaşlık hakkı veren bir isopoliteia anlaşması yapılmıştır.

 

Bergama’nın son kralı Attalos III ölümünden sonra krallığını Romalılara vasiyet etmesi üzerine, Bergama tahtının varisi olarak ortaya çıkan Aristonikos isyanında (M. Ö. 133) Bargylia, Roma kumandanı Crassus’a asker vermiştir. Aristonikos komşu şehir Myndos’u denizden zapt edince Bargylia bir istila tehlikesi geçirmiş; o zamandan kalma bir yazıttaki anlatıma göre, tehlike ancak şehrin baş ilahesi Artemis’in insanlara görünmesi ile önlenmiştir.

 

M. Ö. 1. yüzyılın ortasında Bargylia, Mylasa ve Herakleia’nın da borçlu olduğu Pirteolili bankacı Marcus Clavius’a borçlarını ödeyemeyecek bir durumda idi.

 

Bargylia M.Ö. 1. yüzyılda Roma imparatorluğu zamanında sikke bastırmıştır. Sikke tasvirleri Pegasos ve Pegasos’a binmiş Bellrophon’dan başka, şehrin baş tanrıçası Artemis Kindyas’ı göstermektedir. Roma imparatorluk devri sikkelerinde tanrıçanın yanında bir geyik de vardır. Kült heykelinin, tıpkı İasos’taki Artemis Astias heykeli gibi tapınak içinde açıkta durduğu halde yağmurdan ıslanmadığına inanılıyordu. Bargylia’da bulunan mermer bir kabartmada tanrıça uzun bir giysi giymiş halde sol elinde gerilmiş bir yay, arkasındaki sadaktan bir ok alırken betimlenmiştir. Bargylia’da Artemis’ten başka Apollon’a da tapınılıyordu.

 

Bizans çağında bir piskoposluk merkezi olan Bargylia’da eski çağ anıtlarından sökülen yapı taşları ile şehrin güney doruğu üzerine bir kale yapılmıştır. Ancak bu kale tümüyle yıkılmış durumdadır.

 

 

KİNDYA

 

Bargylia’nın baş tanrıçası Artemis Kindiyas’ın tapınağı şehirde değil, Kindya yakınlarında idi. Kemikler köyünün altında küçük bir tepe üzerinde bulunan mermer bloklar ve tanrıçaya adanmış iki yazıttan tapınağın bu tepe üzerinde bulunduğu anlaşılmıştır. Kindya, ovanın sonunda, 300 m. yükseklikteki Kale dağının üzerindedir.

 

Bir zamanlar Bargylia’dan daha büyük bir yerleşim olan Kindya, M. Ö. 5. yüzyılda Attika – Delos deniz birliğine 2 talent vergi öderken, Bargylia ancak talentin altıda birini veriyordu. Fakat sonraları Kindya şehir olarak ortadan kalkmış, Bargylia’nın siyasi bünyesi içine girmiştir.

 

 

KİLDARA (Kuzyaka)

 

M. Ö. 5. YÜZYILDA Attika – Delos deniz birliğinin üyesi olan Kildara, Bargylia ile Hydisos arasında, bugünkü Kuzyaka köyünün biraz güneyinde küçük bir şehirdi. Günümüzde bu şehirden geriye toprak üstünde hiçbir kalıntı göze çarpmamaktaysa da burada 490 m. yükseklikteki Asar dağı üzerinde büyük bir kalesi vardır.

 

 

HYDİSOS (Karacahisar)

 

            Hydisos, Karacahisar köyünün doğusunda çift doruklu bir tepenin üzerindedir. Hydisos, Attika – Delos deniz birliğine vergi veren küçük bir şehirdi. M.Ö. 189 Apemeia barışı ile Rodos’a bağlanmış, yirmi üç yıl sonra, 167 yılında yine bağımsızlığına kavuşmuştur. Şehrin baş tanrısı Zeus Areios bin savaş tanrısıdır. Sikkeler üzerinde ya sakallı ve miğferli bir büst olarak veya bütün silahlarını kuşanmış halde ayakta gösterilmiştir.

 

Hydisos, olasılıkla M.Ö. 3. yüzyılda inşa edilmiş olan ve büyük kesme bloklarnla yapılmış 200 m. genişliğinde bir surla çevrilmiştir. Şehrin kurulmuş olduğu iki tepe arasındaki düzlükte şehrin agorası vardır.

 

           

KERAMOS ( Ören)

 

            Keramos, Kerme (yerel söyleyişle Gereme veya günümüzdeki kullanımıyla Gökova) Körfezinin kuzey kıyısında, verimli ovanın kıyısına kurulmuştur. Evliya Çelebi burasının “safi bağlık ve bahçelik” bir köy olduğunu anlatmıştır.

 

Keramos, büyük olmamakla birlikte adını verdiği körfezin en önemli ve Stratonikeia’da toplanan ”koinon Khrysaoveis”in önde gelen üyelerinden birisi idi. 5. yüzyılda M.Ö. 5. yüzyılda Attika – Delos deniz birliğine bir buçuk talent vergi veriyordu. Keramos M.Ö. 3. yüzyılda Samothrake’de (Semadirek adası) kutlanan Kaberios tapınmasına katılmak üzere bir kurul göndermişti. M.Ö. 189’da Apemeia barışı ile Rodos’a bağlanmıştır. 167 yılında Rodos Karia’dan çekilince, adı bilinmeyen fakat olasılıkla Stratonikeia ile sympoliteia anlaşması yapmıştır. Fakat bu anlaşma uzun sürmemiş, M.Ö 167 – 133 yılları arasında bir tarihte eskiden bağımlı olduğu Rodos ile bir ittifak yapmıştır. 129 yılında bütün Karia ile birlikte Roma’nın Asya eyaleti içine alınmıştır. 81 yılında Mithridates savaşından sonra Roma tarafından Stratonikeia’ya verilmiştir. M.Ö. 1. yüzyılın sonunda Strabon, Keramos’tan Karia’nın bağımsız olmayan küçük bir şehirlerinden birisi olarak söz etmiştir. Keramos, Bizans çağında ise bir piskoposluk merkezi idi.

 

Keramos’ta elinde çift yüzlü balta tutan, arkaik üslupta genç bir tanrıya tapınılıyordu. Sikkeler üzerinde bu tanrı, yarı çıplak halde ayakta dururken resmedilmiştir. Roma imparatorluk dönemine ait birkaç sikkede çift yüzlü balta tutan tanrıdan başka Zeus, kartal, boğa başı ve bir kadın başı da vardır.

 

Keramos’un şehir surları, şehrin arkasındaki Meşekayası dağı, batıda Ören çayı vadisine doğru alçalarak  vadinin ağzında üzeri çamlarla kaplı bir tepe ile son bulur. Surlar, Meşekayası dağının sert, gri  kalker kayalarından kesilen çok köşeli bloklarla inşa edilmiştir. Surların kuleleri aynı taştan bloklarla örülmüştür. Şehrin güneyindeki ana kapısı, yarım daire şeklinde iç tarafa doğru bir girinti yapan sur duvarlarının ortasındadır. Surların duvar kalınlığı 2.30 m., toprak üstündeki yüksekliği ise en çok 2.50 m.dir. Surların yapımına M.Ö. 4. yüzyılda başlanmış ve yapımı 1. yüzyıla kadar devam etmiştir.

 

Keramos’ta birisi şehir içinde, akropolün yanında diğeri şehir dışında olmak üzere iki tapınak kalıntısı vardır. Yerel olarak “Bakıcak” denilen tapınak ile “Kurşunlu Yapı” denilen  ikinci tapınağın kalıntıları halen ayaktadır. Roma İmparatorlu Çağına ait dört büyük yapı kalıntısı da şehrin içindedir. “Akyapı” olarak adlandırılan çok sütunlu büyük bir bina kalıntısı şehrin dışında kılır.

 

Şehrin güney kasının önünden başlayarak doğuya doğru uzanan cadde boyunca yolun iki tarafında pek çok lahit sıralanmıştır. Lahitlerin kapakları beşik dam şeklindedir. Şehir dışında ve ovanın ucunda yükselen dağların yamaçlarında da kayalara oyulmuş oda mezarlar vardır.